İlk kez bir rakı masasında duymuştum bunu: “Sevmek meselesi”.
Rakıyı içenlerden biri değildim, henüz 12-13 yaşlarında bir çocuktum o
zamanlar. Babamların masasına buz getirirken kulak misafiri olmuştum konuya.
Anlamsız gelmişti. Anlamsız değilmiş oysa.
Günler haftaları, haftalar da ayları kovaladı. Nihayetinde
ben bunu unuttum gitti. Sevmek diye bir şeyden haberdar değildim. Hayat benim
için basitti. Oyun, okul, ev. Her şey bu kadar kısa, net ve güzeldi. Ardından
okul bitti, liseye geçtim. Geçmez olaydım.
Lisenin ilk gününde olacakların tüm lise hayatımı
etkileyeceğini nereden bilebilirdim ki? Zaten heyecandan kalbim duracak
gibiydi. Yeni insanlar, yeni bir okul, yeni bir ben. Büyüdüğümü
hissedebiliyordum. Sanki her şey yeniden başlıyor gibiydi ve ben bunu hiç
sevmemiştim. Her şeye yeniden başlamak o kadar zor geliyordu ki. O an kendimi
senelerce köpek gibi çalışıp emekli olduktan sonra yine çalışmak zorunda kalan
Abdullah amcam gibi hissettim. Keşke o günün sonunda hissettiğim tek şey bu
olsaydı.
Okulun açılış töreni yapıldı, büyük sınıflar sınıflarına
çekildi. Geriye sadece yeniler kalmıştı. Sınıf listeleri okunurken adeta bir
ölüm sessizliği vardı. Herkes kendi adını duymaya çalışıyordu. Nihayetinde C
sınıfında benim adım okundu. Diğerleri ile birlikte sıraya girdim. O sırada onu
ilk kez arkadan gördüm. O anda düşündüğüm tek şey “onun yüzünü görmem
gerekiyor” olduğuydu. Merdivenleri çıktık, dar bir koridorda ilerledik. Bu
sırada herkes senelerinin geçeceği okulu inceliyordu. Sıranın önündeki öğretmen
durdu; “burası çocuklar, geçin” dedi. Herkes sırayla kapıdan içeri girmeye
başladı. Kapının önüne geldiğimde hemencecik içeriye bir göz gezdirdim. İçeride
sıralar büyük bir “U” harfi oluşturacak şekilde dizilmişti. Klasik sayılabilecek
bir öğrenci hareketiyle arkaya doğru ilerledim. İlk günden ön planda olmak
istememiştim. Bu sırada da gözlerim onu arıyordu.
Sıraların oluşturduğu büyük U’nun sol alt köşesinde kendime
yer buldum. Oturdum. Hemen onu aradı gözlerim. Buldum onu. U’nun sol ön ucuna
doğru oturuyordu. Birileriyle konuşuyordu, yine görememiştim yüzünü. Israrla o
tarafa bakmaya çalıştım ama nafile. Bu sırada öğretmen sınıftan içeri girdi,
kapıyı kapattı. Herkes sustu ve ayağa kalktı. Lisedeki ilk dersimiz
başlayacaktı. İşte o anda ilk kez gördüm onu. Buğday sarısı saçları ela
gözleriyle süslenmiş gibiydi. Ben o ana kadar böyle hoş böyle tatlı birini
görmemiştim. Rüyada gibiydim.
Onun yüzünü gördüğüm anda hissettiğim şey kalbimin göğsümden
fırlamak üzere olduğuydu. İstemsizce sırıttığımı fark ettim. Ne oluyordu bana?
Artık ona nasıl baktıysam, ya da onu seyretmeye daldıysam o
kısacık sürede; bana doğru döndü. Bir an için göz göze geldik. Belki de bir
saniye bile sürmeyen bakışmamız sırasında onun gözlerinde iki şey gördüm: Sonsuzluğu
ve geleceğimi.
Onun ela gözlerinde sonsuzluğu gördüm, başı sonu belli
olmayan diyarlara daldım. Asla geri dönmek istemedim.
Onun ela gözlerinde geleceğimi gördüm. Onu bembeyaz
gelinliği, kendimi de jilet gibi bir halde damatlık giymiş bir halde gördüm.
Birbirimize bakıyor ve gülümsüyorduk…
Bir anda kendime geldim. Artık nasıl dalıp gittiysem, iyi
misin diye el sallıyordu bana. Gülümsedim ona. Gülümsedi bana. Her şey
muhteşemdi. Sonrasında bir ses ile irkildim:
“Oturabilirsiniz çocuklar.”
Sırama oturduğumda anladım ki sevmek diye bir mesele vardı…
SON
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder